GüncelMakaleler

Kültür- Sanat | Marx’ın Engels’ in SSCB’nin ve Mao Zedung’un Edebiyata Dair Genel Tutumları (1/2)

"Kuram içerisindeki gelişmeler içerik ve biçim birlikteliği görüşünü de ortaya çıkarmıştır. Sanat yapıtının oluşum sürecinde, toplumsal yapıdaki değişimlerin bilinçte ve dolayısıyla edebi metinde karşılığının olmaması mümkün değildir. Değişen içerik de beraberinde yeni bir anlatımı meydana getirecektir. Dolayısıyla biçimde edilgenlikten çıkıp diyalektik ilişki içerisinde dinamikleşecektir."

“Siyasî, hukukî, felsefî, dinî, edebî, artistik vb. gelişimler, ekonomik gelişime dayanır. Fakat bütün bunların hem yek diğerleri üzerine hem de ekonomik temele etkileri vardır. Ne, neden ve etken olma sadece ekonomik duruma özgüdür ne de geri kalanlar hep edilgen (pasif) sonuçlardır.” (Engels 1965,467; aktaran Moran, 1988, s. 39)

Sanatın ne olduğu, kimin için ve nasıl yapılması gerektiği, sanatçının kim olduğu ve görevinin ne olduğu soruları yüzyıllardır çeşitli tartışmalar ekseninde devam etmiş olup bu konuda farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu tanımlamalar arasında en etkili olanlardan biri de sanatın “mimesis” (yansıtma) olduğu görüşüdür. Temeli, Eski Yunan’a kadar uzanan bu görüş neyin, nasıl yansıtılacağı üzerine ortaya çıkan tartışmalar doğrultusunda gelişmiştir.

Bu görüşlerin ortak noktası ise “gerçek/lik” kavramıdır. İster ideal olanı ister görüngüyü isterse de genel veya özsel olanı yansıtsın. Çeşitli edebi akımlarla birlikte farklılaşarak devam eden bu görüş, Marksist estetikte de kabul edilir.

Ancak burada Marksist estetiğin gerçeklik kavramına dair tutumunu anlamak için XIX. yy’nin gerçekliğine değinmek gerekir. Neo- Klasik çağdan sonra gelen Romantizm uzun süre hâkim duruma geçtikten sonra on dokuzuncu yüzyıl ortalarında bu akıma karşı tepki olarak beliren ve özellikle Fransa’da Stendhal, Balzac, Zola ve Flaubert gibi romancıların elinde gelişen gerçekçilik akımı da, diyebiliriz ki sırtını yine yansıtma ilkesine vermiş bir sanat anlayışına yaslanır. İnsanı ve toplumu büyük bir sadakatle yansıtmağa çalışan bu yazarlar için de sanat eseri bir aynaya benzetilebilirdi.” (Moran, 1988, s. 34)

Yansıtma düşüncesinin XIX. yy’ da özellikle Realizm ve Natüralizm akımları doğrultusunda ayna benzetmesi daha da güçlenerek yeni kırılma noktalarına yol açmıştır. Pozitif bilimlerdeki gelişmelerin ortaya koyduğu determinizm, sosyal ve beşeri alanlara kadar çözümlemeler üretiyordu. Edebiyatta da böyle olmuştur. Ancak mevcut gerçeklik artık çağın gündelik yaşamının yansıtılması olarak belirir. Ne görülüyorsa ne duyuluyorsa sanatçı, büyük bir nesnellikle onu aktarmalıdır. Her şey edebiyatın konusu olarak metinlere dâhil edilmelidir.

Gerçekliğin yöntem olarak ele alınması da bu durumda “tarafsızlık ilkesi”ni beraberinde getirmiştir. “Zola ve Flaubert’in de üzerinde durduğu tarafsızlık, gerçekçi romanda yöntem anlayışının önemli bir ögesidir. Olaylara dışarıdan bakarak onları olduğu gibi yansıtacak yazarın kendi görüşlerine yer yoktur eserde. (Moran, 1988, s. 35) Böylelikle de devrin panoraması bu eserler ışığında tespit edilebilmektedir.

Oysa işte bu tarafsızlık ilkesi Marksist teoride, Sovyet ve Çin Devrimleri özelinde kültür-sanat faaliyetlerinde yoktur. Devrimci sanat taraflıdır. Bu taraf tutma konusu, hem üretici hem de ürün özelinde değerlendirilmelidir.

Sosyal Realizm, Sosyalist Gerçekçilik, Toplumcu Gerçekçilik olarak da adlandırılan gerçekliğin, Marksist teori ve pratikte en genel haliyle sorunsallaştırdığı meseleleri ele almaya çalışacağız. Marx ve Engels’in edebiyata dair görüşlerini öğrenebileceğimiz birincil kaynaklar, çeşitli sanatçı dostlarına yazdıkları mektuplardır. Daha sonra diğer tüm eserleri üzerinde sanatın konumlandırılışını tespit etmek mümkündür.

Engels’in Margaret Harkness’e City Girl üzerine eleştirilerini aktarmak üzere yazdığı mektup da eserin biçimini beğendiğini şu ifadeleri kullanarak belirtir: “… bütün kitabın temel tezini sunduğunuz dantelasız biçim-orta sınıftan bir erkeğin baştan çıkardığı proleter kızının eski mi eski öyküsü. Orta değerde bir yazar olay örgüsünün bayatlığını bir yığın yapmacık süs ve ayrıntı arasında gizlemeye çalışır, ama bütün bunlara karşın, yaptığı şey yine de görünürdü. Ama siz eski bir hikâyeyi anlatabileceğinize inanmışsınız, çünkü sunuştaki gerçekçiliğinizle onu yenileştirebilecek durumdasınız.” (Marx ve Engelss, 2016, s. 50)

Alıntılanan ifadelerde gerçekçiliğin biçim üzerinde yöntemsel olarak kullanışı vurgusu mevcuttur. “Dantelasız” ve “sunuştaki gerçeklik” sözcükleriyle yalın, sembollerden, imgelerden, söz sanatlarından sıyrılmış bir anlatım anlaşılmaktadır.

Mektubun devamında ise “Bence gerçekçilik, ayrıntıların gerçekliğinden başka, tipik kişilerin tipik konumlarla gösterilmesi demektir.” (Marx ve Engels, 2016, s. 51) diyen Engels’in bu tanımlaması ilerleyen süreçte Toplumcu Gerçekçilik kuramında “olumlu tip” ve “devrimci romantizm” kavramlarının oluşmasına temel olarak gösterilebilecektir. Yine mektubun devamında kitabın kişilerinin tipik olduğunu belirtip daha sonra içeriğe dair olumsuz bir eleştiri sunar Engels.

Eleştirisi ise işçi sınıfının edilgin olarak görülmesi yani; kendi bilinciyle kendisini kurtaracak hale gelmiş sınıfın devrimci tepkilerinin tarihin malı olarak gerçekçilik alanında esere yansımaması üzerinedir. Ancak hemen devamında sosyalist bir roman (tendenz-roman) yazmadığı, kendi politik görüşlerini yansıtmadığı için yazarı eleştirmediğini söyler. Hatta aksine “Yazarın görüşleri ne kadar gizli kalırsa kalsın eser için o kadar iyi olur.

Sözünü ettiğim gerçeklik yazarın görüşlerine karşın da sızabilir esere.” (Marx ve Engels, 2016, s. 51) der. Devamında ise Balzac’ı politik tutumuna rağmen Fransız toplumunun bütün tarihini, insanlık hallerini aktarmasını örnek olarak gösterir. Monarşiye karşı doğan burjuvayı görebilen Balzac’ı hayranlıkla takdir eder. “Balzac’ın böylece kendi sınıf duygudaşlıklarını ve ön yargılarını çiğnemek zorunda kalması, sevgili soyluların çöküşünün gerekliliğini görmesi ve onları bundan daha iyisini haketmeyen kimseler olarak anlatması; geleceğin gerçek insanlarını görmesi- o zaman için yalnız onlar vardı- gerçekçiliğin en büyük zaferidir ve koca Balzac’ ın en büyük özelliği budur bence.” (Marx ve Engels, 2016, s. 52) Yukarıdaki iki alıntıdan, Engels’in özellikle yazarın politik görüşlerinin Tarihi Materyalizme uygunluğunu, sınıflar arasındaki savaşın çelişkilerinin diyalektik gelişimi meselesini öncelediğini görmekteyiz.

Engels, Minna Kautsky’nin Old and New adlı eserine karşı eleştirilerini yazdığı bir mektupta da “Yazarın kişisine vurulması her zaman kötüdür, sanırım siz de bu zayıflığa kapılmışsınız[…] Ben yönsemli şiire hiç de karşı değilim[…] Ama bence yönsem, özellikle belirtilmeksizin, konumdan ve eylemden kendi kendine doğmalıdır, yazar da ortaya atılıp okura, gösterdiği toplumsal çatışmaların gelecekteki tarihi çözümlemelerini anlatmak zorunluluğu duymamalıdır.” (Marx ve Engels, 2016, s. 54) diyerek yazarın karakterler üzerinde de mesafeyi gözetmesi gerektiğini belirtir. Ayrıca yazarın politik görüşlerini aktarması da kaba bir çığırtkanlıkla değil toplumsal çelişkilerin gelişiminin, temsili metne zorlama olmadan doğal akışı içinde olmalıdır.

“Benim özelliğim biçimdir, manevi bireyselliğimdir bu benim. Üslûp insanın kendisidir. Hem de nasıl! Yasalar izin veriyor, ama kendiminkinden başka bir üslûpla yazmam koşuluyla; ruhumun yüzünü gösterme hakkına sahibim, ama onu ilkin önceden belirlenmiş deyime yerleştirmeliyim!” (Marx ve Engels, 2016, s. 67) “… kişinin kişiliğini yalnız ne yaptığı değil, nasıl yaptığı da gösterir” (Marx ve Engels, 2016, s. 60) ifadelerinde Marx da Engels de üslûp üzerine görüşlerini aktarırlar.

İlkinde Marx edebiyatta kullanılacak olan yeni anlatım tarzlarına karşı sansürcü olan zihniyeti eleştirmektedir. Diğer ifadeyle birlikte okunduğunda sorunun kişilik meselesi olduğu ve her yazarın kendini buluşuyla ilgili olduğu açıktır.

Ancak şunu da belirtmeliyiz ki; Marksist teori açısından üslûp konusu da genel anlamıyla biçim kavramı da ikincil derecede önemlidir. Önceliği içerik almaktadır ve bu içerik de çelişkisel tarihi akış ve sınıfların konumlandırılışı esastır. Yeni bir düşünceyi ortaya koyan içerik, yeni üslûbu da ortaya çıkaracaktır. “Yazarlığını maddi bir araç olarak kullanan yazar, kendi iç köleliğinin cezası olarak, dış köleliği yani sansürü de hak etmektedir; daha doğrusu sansürün varoluşu onun cezasıdır.” (Marx ve Engels, 2016, s. 69) Çelişkilerin ortadan kalkmadığı burjuva toplumunda eserini araç olarak görmesi emeğini sermaye sahibine satmasıdır. Çünkü ortadaki şey, iştir.

Oysa “toplumun sosyalist örgütünde ressam yoktur; başka işleri yanı sıra resim de yapan insanlar vardır.” (Marx ve Engels, 2016, s. 83) Bu bağlamda, Marks da Engels de sanatçıya müdahale eder bir tavır içerisinde olmamışlardır. Marx ve Engels’ in tutumlarını genel hatlarıyla incelediğimizde Marksist estetiğin sorunsallaştırdığı düşüncelerin içerik ve biçim üzerine olduğu net bir şekilde görülmektedir.

****

Öte yandan içerik ve biçim üzerine tartışmalar SSCB’de hem iktidarın hem kuramcılar ve sanatçıların da dâhil olduğu alanlarla genişlemiştir. Rusya’da belirli bir tarihe kadar herhangi bir resmi sanat görüşü savunulmamış, sanatçılar özgür bir ortam içerisinde eser vermişlerdir. 1932 yılında ise Proletkult’un kimi görüşlerini benimseyen ve partiye yakın yazarlardan oluşan RAPP dahil olmak üzere tüm yazın grupları dağıtıldı ve Sovyet Yazarlar Birliği kuruldu.

NEP döneminin görece özgürlüğü ve özerkliği sona ermişti. Daha sonra “Rusya’ da devletin resmî sanat görüşü sayılan toplumcu gerçekçilik 1930’larda ortaya çıkmış ve ana ilkeleri bilindiği gibi, 1934 de toplanan ‘Sovyet Yazarlar Birliği’nin Birinci Kongresi’nde saptanmıştı.” (Moran, 1988, s. 46) Bu sürece kadar daha demokrat bir ortamın olduğu söylenebilir.

Bu bağlamda gelinen noktayı temsilen doğrudan Stalin’in tavrını 1930’da Demyan Bedniy’e yazdığı “ilerici proletaryanın türküsünü söylemek gibi en büyük ödevin doruğuna yükselmemekle” (Oktay, 2000, s. 107) suçlama tavrında olan mektupta görüyoruz. Belirtelim ki tüm bu tutumlar hem Merkez Komitesi’ne hem de diğer kuramcılardan aldığı desteğe de bağlıdır. Oysa genelde bu durumların sorumlusu olarak Stalin gösterilmiştir.

Ancak ortadaki durumun daha hegemonik olduğunu düşünüyoruz. Ahmet Oktay’da bu durumların suçunun sadece Stalin/ Jdanov ikilisine ait olmadığını düşünür ve “Toplumcu Gerçekçilik’in asıl kurucusunun Maksim Gorki” (Oktay, 2000, s. 105) olduğunu belirterek “Sovyet yazın kuramının hâlâ alt-katman’da savunduğu devrimci romantizm ve olumlu tip kavramlarını Gorki formüle etmiştir” (Oktay, 2000, s. 105) der. Yazında özellikle yazara verilen görevle olumlu tip temeline oturtulmuş devrimci romantizm ile ekonomik düzen çerçevesinde var olmuştur.

Şimdi özellikle bu kavramları temellendiren görüşlere bakalım. “Çernişevski’ye göre sanat gerçekliğin yansıtılmasıdır, ama bu bir kopyacılık değildir, zira yazar görüneni olduğu gibi yansıtmamalı, öze ait olanla olmayanı ayırt etmelidir. Bundan başka, yazar sosyal gerçekliği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bunu açıklar ve yargılar da.” (Moran, 1988, s. 35) Hemen buradaki ifadeyle yazarın, belli bir tutumla yazdığı fikrini görürüz. Öte yandan Plehanov’da sanat ile ideoloji arasında Marksist felsefesinin alt yapı-üst yapı ilişkisi üzerinden bir konumlandırma yaparak “sanatçı hangi sınıfın üyesi ise eseri de o sınıfın ideolojisini yansıtır” (Moran, 1988, s. 42) der.

Marksist öğretinin kurama yansıması olarak okunan düşüncelerin hareket noktası Marx’ın “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler, oysa önemli olan onu değiştirmektir” sözüyle doğrudan bağdaştırılabilir. Marx’ın filozofa yüklediği praksis, Sovyet yazınında yazara yüklenir ve yazar artık dönüştürücü misyonla yüklenen bilinç öznedir.

Dolayısıyla “İç içe geçmiş iki sorun, yazın’ın yararı ile yazarın sorumluluğu (görevi), Rus yazınının başlıca belirleyicileri olmuştur denebilir. Toplumcu Gerçekçiliğin, aslında yazınsal değil aktörel olan bu iki sorunu, bir parti öğretisi biçiminde formüle ettiği öne sürülebilir.” (Oktay, 2000, s. 43) Gerçekliğin yansıtılması nesnel değil özneldir, görevli yazarın öznelliği. Böyle bir bakış açısı da bilinçli özneyi var ettiği gibi bilinçlendirilmesi gereken bir halkın/sınıfın da varlığına işaret eder.

İçinde yaşanılan burjuva toplumunun farkındadır yazar ama daha önemlisi gelecekteki toplumun da farkındadır. Çünkü diyalektik mantık kaçınılmaz olarak tarihin akışını sosyalist topluma doğru ilerletecektir.

Gerçek olan da budur ve devrimci romantik görüşün dayanağıdır. Burada genel görüş olarak Lukacs’ın tanımını vermek doğru olacaktır kanısındayız. Lukacs: “Devrimci romantizm ekonomik öznelciliğin estetik karşılığıdır.” (Oktay, 2000, s. 192) der. Nitekim çoğunlukla idealist olması nedeniyle aşağılanan Romantizm yazarın devrime karşı olan özverisiyle, tutkusuyla, bilen kişi olmasıyla, sınıfsal mücadele içinde takındığı tavırla Devrimci Romantizm olarak belirmiştir.

Diğer bir sorunda “tipik konumlardaki tipik tip”dir. Var edilen olumlu tip, yazarın görevini üstlenir ve temsilcisi haline gelir. Yazın içerisinde o da, tarihin Sosyalizme evrildiği gibi evrilir ve başlangıçtaki halinden daha ileri bir düzeye ulaşır. Ancak Sovyet kuramcılarının bu noktada tartıştığı şey, olumlu tipin bir noktada mekanikleşip, donması ve eserlerin tek tipleşmesi üzerine olmuştur. Determinizmin esas alınarak insan üzerinden tek yönlü açıklamalara gidilmesi, çelişkiselliğin olmaması yazını kaçınılmaz olarak kısırlaştırmıştır.

Bu kısırlaştırma öyle bir hal almıştır ki yazarın üretimini sekteye uğratmıştır.

Nitekim Stalin’in ölümünden sonra yani “Birincisinden 20 yıl sonra 1954’te gerçekleştirilen İkinci Sovyet Yazarlar Kongresi’nde söz alan Simonov ‘Sovyet edebiyatının girdiği bunalımdan ancak olumlu kahraman’ın ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini’ bildirmiştir.” (Oktay, 2000, s. 190) Bu bağlamda olumlu tipin, devrimci kahramanın varlığı, Sovyet yazınında partinin müdahaleci tavrıyla beraber “biçim”e dair tartışmalar da meydana gelmiştir. Sorun, içeriğin yüceltilmesi biçimin ikinci öge olarak karşımıza çıkmasıdır. Kuram içerisinde yazın, bilginin yazarca özel bir ifadesine, biçimine dönüştürülmüştür ki, son aşama da ideolojinin dışavurumu olarak sunulmuştur.

Yani esas olan içerik olmuştur; biçim ya sonra gelir ya da içerikle birlikte ortaya çıkacak bir kavram olarak değerlendirilir. Öncelikle Marksist estetik, felsefi zeminden hareketle gerçeğin yansıtılması ve bunun da en dolaysız biçimde yansıtılarak, öz’ün açığa çıkmasını ister.

Bu bağlamda “öz, biçimden önce gelir” önermesi de temel önermedir. Kuram içerisindeki gelişmeler içerik ve biçim birlikteliği görüşünü de ortaya çıkarmıştır. Sanat yapıtının oluşum sürecinde, toplumsal yapıdaki değişimlerin bilinçte ve dolayısıyla edebi metinde karşılığının olmaması mümkün değildir. Değişen içerik de beraberinde yeni bir anlatımı meydana getirecektir. Dolayısıyla biçimde edilgenlikten çıkıp diyalektik ilişki içerisinde dinamikleşecektir.

(Devam edecek) 

KAYNAKLAR:

MARX, Karl-ENGELS, Friedrich, Sanat ve Edebiyat Üzerine, (Çev. Murat Belge), Birikim Kitapları, İstanbul, 2016.

MORAN, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi, İstanbul, 1988.

OKTAY, Ahmet, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Tüm Zamanlar Yayıncılık, İstanbul, 2000.

TUNALI, İsmail, Marksist Estetik, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1976.

ZEDUNG, MAO, Kültür Sanat ve Edebiyat Üzerine, (Çev. Celâl Üster), Berfin Yayınları, İstanbul, 1995.

Kültür- Sanat | Marx’ın Engels’ in SSCB’nin ve Mao Zedung’un Edebiyata Dair Genel Tutumları (2/2)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu